Cavadzade Denince…

0

Bir dizideydi. İzlemiyorduk o diziyi ama bir anda gözümüz takılmıştı. Kim bu kız, ne kadar güzel, ne kadar da tatlı?

Adını o an çıkaramazdım. Ama çok güzel dokunmuş bir kumaş gibi ilk bakışta kendisini fark ettirmişti. Bazı oyuncular böyledir. Bir anda parlamazlar. Bir yerlerde sonsuza yakın bir enerji biriktirirler, ışıkları bize hemen ulaşmaz. Ama sonra gökyüzündeki yerlerini bilmeye başlarız artık. Bak deriz bu Vega, bu Orion, bu Nesrin.

Nesrin Cavadzade ışığı bize ulaştığı andan itibaren adını öğrenmek için can attığımız yıldızlardan. Evet onda bir yıldız ışıltısı var ama piyasanın üzerine bolca sim boca edilmiş yıldızlarından değil o. Bunu ilk bakışta anlamamak için hiç ışık görmeyen bir canlı olmak lazım. Işığı gözleri yakmıyor ama ısıtıyor sıcacık. Bazen mavi, bazen kırmızı, bazen de soft bir pembeye dönüşüyor canlandırdığı karakterlerle. Nesrin Cavadzade’ye bir rol verin, tutkusuyla karakter yaratmayı çok iyi biliyor. Ama her rolü kabul edecek biri değil o. Yetmiş film çekiliyorsa yedi film ona göre.

nerin-cavadzade-stiliGüzel Günler Göreceğiz filmi gerçek bir güzellik gösterisiyle başlar. Eskilerin temaşa dedikleri türden. Anna yatmaktadır. Bacaklarından sırtına, omuzlarına kadar tüm o hareketsizlik içinde çok estetik bir bir imgeyi hissedersiniz. Ensesine uzanan elindeki kırmızı ojeler, yüzünü döndüğünde dudağındaki (hayret kırmızı değildir ama kırmızı gibi algılarsınız o dudağı) belli belirsiz kıpırtı, yere basan kırmızı ojeli ayakları ve adımları, kırmızı küloda uzanan elleri. Her uzvuyla bir oyuncu vardır işte karşınızda. Kamerayı kasmayan bir oyunculuktur onunki. Kameralardan uzak gibi, sanki hiç kamera görmemiş gibi öylesine doğal. Ama belki de bu kamerayı çok iyi tanımasından kaynaklanıyor, zira Nesrin Cavadzade’nin sinema ile ilgili ilk deneyimi kamera arkası.

Anna’nın “bu para eksik” deyişindeki kırıklığa, ses titremesine hayran olursunuz. Bu ses de çok tanıdıktır. Sanki her gün okuldan eve dönerken karşılaştığınız ve saçlarınızı karıştırıp “n’aber yakışıklı, okul nasıldı bakalım” diyen komşunun kızı gibi. Hani o ilk aşık olunan… Bu ses hangi dile yakışır? Hafif boğuk, biraz kalın. Fransızca? İspanyolca? Bir an Nesrin’in sesinin Fado’ya ne kadar yakışacağını düşünmek bile heyecanlandırabilir insanı. Portekiz sıcaklığı…Keşke söylese, ne de güzel söyler.

Portekizli, ya da İspanyol, ya da Fransız olmasına gerek yoktur.  Nesrin evrensellik yolundadır zaten. Sinemaya yakışan her şekilde yakışır. Azeri bir ailenin kızıdır Nesrin. 11 yaşında gelmiştir İstanbul’a. Çocukluğunun Bakü’sü, gençliğinin İstanbul’u içinde belki de isminden midir bilinmez zamansız bir imge olmaya çok yatkındır. Nesrin Cavadzade. Bu isim Bakü’ye de çok yakışır, eski zaman İstanbul’una da, bugüne de. İsim önemlidir, isimler suretlerimizi canlandırır insanların düşlerinde. Nesrin Cavadzade ismi bir insana ancak bu kadar yakışır.

nesrin-cavadzadeAdını öğrendikten sonra bir dizi fragmanında yine görüyorum Nesrin’i. Artık biliyorum, Nesrin varsa izlenecek. Orada bir Kara Leyla. İşte mahallemizin ablası. Hani kimi kadınlar vardır ya, böyle çok çok güzel olmalarına hiç gerek yoktur, mahallede kendi hayatlarını yaşarlar, sevgilileriyle harbi,  anne olunca tam bir dişi arslan,  yan komşuya hastalanınca çorba götüren, kocası ölünce ayaklarının üzerinde durmayı başaran… Böyle alev alev kadınlar. İşte Kara Leyla oydu.

Ağır Roman dizisinin ömrü kısa oldu ama Kara Leyla kaldı bende. Hem de tek bir sahneyle. Kara Leyla sevgilisini kıskandırmak için göbek atmaktadır Kolera’nın ortasında. İşte orada Nesrin Cavadzade’nin bir rolü, bir sahneyi, hem de ‘dizi bu’ diye ekonomik oyunculuk yapmadan nasıl alıp kaldırdığını görürüz. Orada dans ederken tüm bir insanlığı sığdrır bakışlarına. Kıskanç, aşık, seksi, kırılgan ve bir şeylerin ellerinden kayıp gideceğini görebilecek kadar açıktır gözleri. Dansıyla taş edebilir rakibini ki öyle de olmuştu zaten. Dansın son sahnesindeki bakışa dikkat. İşte o Medusa’nın bakışıdır. Taş olsun Kara Leyla’nın aşkına ihanet eden!

Nesrin Cavadzade Kuzu filmindeki oyunculuğu ile bu sene En İyi Kadın Oyuncu dalında Altın Portakal aldı. Sonuna kadar hak edilmiş bir ödül. Diğer tüm ödülleri gibi. Altın Portakalı öperkenki fotoğrafı muhteşem. Çok çocuksu bir o kadar da profesyonel. “Ödül çok ego okşayıcı bir şey. Çok tatlı geliyor insana ama çok kısa sürüyor. Almadan önce ben alsam diyorsun. Alıyorsun ve ertesi gün unutuyorsun. Çünkü bir oyuncuyu iyi yapan, büyük yapan aldığı ödüller değil de bıraktığı performanslar olduğu için yeniden başka şeyler peşinde koşmaya başlıyorsun. “ diyor Nesrin Cavadzade, Radikal Gazetesi’nden Şenay Aydemir’e.

cavadzade-nesrinNesrin Cavadzade  aynı röportajda dış görünüşle ilgili algısının çok zayıf olduğunu belirtiyor: ” Ben o güne gelene kadar güzelliğinin altı çizilmiş bir karakter oynamadım. Ne ‘Dilber’in 8 Günü’nde ne ‘Acı’da ne de oynadığım dizilerde. Hiç güzel kadın formu üzerinden ve bunu altı çizilerek bir şey oynamak durumunda kalmadım. Bir kere dış görünüşüm ile ilgili algım çok zayıf. Hep çocuk olarak kalmamın bir sebebi de bu olabilir.” Oysa Nesrin Cavadzade kadınlıkla çocukluk arasındaki kopmaz bağı çok dengeli kurmuş bir oyuncu. Bu çocuksuluğunun arkasındaki güçlü kadınlıkla çok başarılı.

nesrin-cavadzade-tarziNesrin Cavadzade her rolde kendini çoğaltan oyunculardan. Asya, Anna, Medine, Ayça…. Bu karakterlerin ortak yönleri Nesrin’in bakış açısındaki genişlikten alıyor payını. Nesrin Cavadzade hayattaki duruşuyla klişeleri sevmeyen bir insan belli ki. Kafasında doğulu kadın denince şıp diye beliren batı odaklı elitist bir yaklaşım yok. Mahallenin harbi kızı olacaksın dendiğinde, kafasında kaba saba, kabadayının kadın cinsinden bir şey de canlanmıyor. Nesrin Cavadzade’nin kadınlarının tümü bir estetik süzgeçten geçiyor. Bu süzgecin telleri de öyle geniş değil, çok çok iyi süzülüyor.

Paylaşmak İsterseniz

Kim Yazdı ki?

Tanışırız elbet. :)

Siz yazın biz mutlaka size döneriz! İnanmazsanız deneyin. :)

%d blogcu bunu beğendi: